Sunday, April 13, 2008

dönüşüm muhteşem oldu mu bilemiyorum


Uzunca bir süre ihmal etmişim seni ey sevgili kelime uzayım. Geçen sürede kayda değer şeyler olmuştur elbet fakat hafızamdan randıman alamıyorum. Sabahın erken saatinde acıkır acıkmaz penceremi tıklatan iki üç martıyla muhabbetim devam ediyor.

Monday, October 15, 2007

Çöp adam çöp evren

Bazen düşünüyorum da neden olduğumuz dönüşümün kısa yahut uzun vadeli olumsuz sonuçlarından muaf olabileceğimiz bir noktaya gelmiş olsaydık – mesela galaksinin başka bir gezegeninde yaşamımızı sorunsuz idame ettirirken, dünya gezegeninin karşılığında bedel ödemeden keşfettiğimiz kaynaklarını tüketebilseydik – bugün insanlığın geneline yayılan telaş yersiz mi olurdu? Telaşımız tüketeceğimiz ömürde yüzleşmek zorunda kalacağımız sorunlara ilişkin öngörülerden mi ibarettir? Gidecek başka yerimiz olmadığından mı endişeye gark oluyoruz? Geride bıraktığımız çöplükten uzaklaşabilecek olsaydık mesele kalmaz mı? Bu türlü pragmatizmin fedakarlık gerektiren çözümler üretebileceği fikrini nedense bir türlü benimseyemedim. Sorun bugün türlü bahaneyle alamadığımız önlemlerin gelecek zamanın mirasçılarını müşkül duruma sokması değildir. Sorun sisteme her müdahelemizde, dahil ettiğimiz, eksilttiğimiz, dönüştürdüğümüz her şeyde, işleyişi anlamamak, denge gözetmemek, gelişmenin sorumluluğunu almaktan kaçmaktır. Olan bitende bu kadar şaşılacak bir durum yok, ekosistemin en mühim kuralı olan geri kazanımı, zahmetinden ötürü gözardı ederseniz, atıverdiğiniz poşetin yarın ayağınıza dolanması normaldir, devletiniz gözetimindeki tesisin atığını filtrelemeyi elzem bulmuyorsa, zehir solumanız normaldir, ülke sınırları dışında hektarlarca filizin kül olması umurunuzda değilse, selden pay almanız normaldir, deniz canlılığının ayrıştırmaya yanaşmadığınız organik dışkınız veya arıtmadığınız kimyevi atıklarınızla giderek tükendiğini görmekten kaçınıyorsanız, torununuzun yediğiniz balığı yiyemeyecek olması normaldir. Milli, coğrafi, politik, ekonomik kaygıların – bütün söz konusu olduğunda bencil zihinsel ürünler - tümünün üzerinde, içinde bulunduğumuz sistem saygıyı hakediyor ve kurguladığımız hiç bir sistemin düşüncesiz eylemlerimize bu denli tolerans göstermeyeceği gerçeği hiç olmadığı kadar keskin. Kendi yüzümüze atacağımız tokatın acısı içimize oturmadan biriken borcumuzu görelim artık. Asıl telaşı ve endişeyi, tokadın şiddetinden çok bir tür mal gibi gördüğümüz evrende hiç borçlanmayacakmış gibi sorumsuzca davranmaya devam etmekten duymak gerektiğini de.

Friday, July 6, 2007

Balık kokusu


Denize açılıp balık tutmuş değilim. Elime olta almışlığım da azdır gerçi. Geçenlerde bir fırsatını bulup Kapıdağ yarımadasını çevreleyen sulara açılınca, insanın emekliliği böyle geçmeli işte dedim kendi kendime. Daha ne ister insan yahu? Akşam sakin sulara açıl, karnını doyuracak kadar balıkla evine dön. Geçen zaman zarfında, zihninde ve bedeninde olumsuz ne biriktiyse, bir kısmı kuma bir kısmı da denize karışsın.
Durakladığımız ilk yer pek öyle bereketli sayılmazdı. Acemiliği üzerimden atmak şöyle dursun, ben mani olmayayım diye kenara çekilmeyi düşünmeye başlamışken peşpeşe oldukça süratli iki yunus sürüsü biriki metre ötemizden dalgalara karışınca, tutabildiğim biriki balığın heyecanı, bu etkileyici deniz memelileriyle bu denli yakın olmanın şaşkınlığının yanında hafif kaldı. Balık tutmak insanı enteresan şekilde rahatlatıyormuş evet, üzerine ortam da şahane olunca keyfim katlandı haliyle.
Akşam saatlerinin kimi deniz canlısının üzerinde yaratacağı durgunluk ve sığınma isteğini pekala bildiğimizden, kıyıda mesken tutmuş bir grup kayığın arasına karıştık. Doğru bir hamle, harcadığınız vaktin heba olmaması ve avın tatminkar oluşuyla ödüllendiriliyor. Bazen doğru hamle acemiliğinizi de alıp götürüyor siz farkında olmadan. Şayet üçer beşer tuttuğum balıklar keyfimin yerine gelmesine yetti.
Böylesine sade bir eylemden hatırımda kalanlar; yüzümü hafifçe ısıran rüzgar, deniz ve balık kokusu, ıslak bir şort, huzurlu ben. Pek nadiren oluyor böylesi. Anlatmamak olmazdı.

* fotoğraf Rodolfo Clix

Tuesday, April 17, 2007

.

Koltuk Savaşları Bölüm 1: Gizli Tehlike filminin 10 dakika arasında 'İtinayla dergi baskını nasıl yapılır' advertorialını izledim, memleketimde değişen sadece takvimdeki rakamlarmış.

Monday, April 16, 2007

Beynine Bir Kez Hava Değmeye Görsün

Bir kaç yıl evvel okuduğum ve etkilendiğim bir kitap, Beynine bir kez hava değmeye görsün. Etkilenme sebebim başkalarından farklı olabilir. Ağrı gaddarca bize sarılır kalır notunu düşünmüştüm Ağrı müzesi başlıklı bölümü okurken. Önceleri ağrı ve acı biyolojik lütuftur diye ahkamlar keserken ben, bir daha düşündüm. Evet mümkünse iyileşmenin önünü açan, insanı içten içe kemiren şeyin ne olduğunu bağıran birşey ağrı. Fakat bunun bedeli de ağrıyı yahut acıyı yalnız göğüslemek zorunda oluşu insanın. Evet, gaddarca sarılan ve insanı diğerlerinden koparan birşey bu. Yakınları da en çok acıtan şey. Müdahil olamamak, paylaşamamak.

Ölümle yüzleştiğiniz anlar olur, korkunun kaçınılmaz olduğu zamanlardır bunlar. Çocukluk dönemine tekabül edince bu, biraz zorluyor insanı haliyle. Ağlamanın kar etmediği, rahatlatmadığı zamanlar oluyor, suskunlukla birlikte ağırlığın altında ezilmemek, çektiğiniz ızdırabın yakınlarınızı da sarmaması için (ne kadar mümkünse) gereğinden fazla olgunlaşmak oluyor yaşanılan. Bütün bunlara rağmen, hep yaslandığım birşey var oldu, tarif edilmez güç kaynağı. Bir hastalığın yaşattıklarını sizden iyi kimse bilemez, yine de sebepleri merak edersiniz. İçimdeki ne, kafamdaki ne, beynimdeki ne?.. Korktuğumdan sordum, öğrendim. Çocuk yaşta, ilerde çocuk sahibi olabilecek miyim diye sordum, hayatımın geri kalanı nasıl olacak diye sordum, nelerden mahrum kalırım diye sordum. Garip ama böyle. Bu hastalık neyin nesi diye sordum. Paylaşmak istiyorum.

Dandy-Walker Sendromu, literatürde cerebellum (beyincik) adlı beynin denge ve hareketi kontrol eden arka alt bölümünde oluşan doğuştan bozulma olarak ifade edilir. Bu bozulmanın neden olduğu yapısal değişiklikler, dördüncü ventrikül (boşluk)de genişleme - ki bu beynin üst ve alt kısımlarıyla, omurilik arasındaki sıvı akışını sağlayan kanaldır - , beyinciğin iki yarıküresi arasındaki alanın bir bölümünün yahut tamamının yokluğu ve kafatasının iç yüzeyine yakın kistik yapı oluşumu şeklinde görülebilir. Hastalık aniden yahut yavaşça ortaya çıkabilir. Semptomlar genellikle kafatasının büyümesi ve motor gelişimde (hareketler) yavaşlama şeklinde seyreder. Yaş ilerledikçe kafatası içi basınç artışından kaynaklanan asabiyet, kusma, spazmlar ve beyincik fonksiyonlarının yetersizliğinden ötürü sarsaklık, kas koordinasyonu eksikliği, gözde titreme, kafa çevresinin büyümesi, kafatasının arkasında kabartı, göz, yüz ve boyun sinirlerinde problemler, anormal soluk alma biçimleri gibi semptomlar da görülebilmekte.*

Tedavide erken teşhis çok önemli. Genellikle hastalığın kendisine müdahele edilemediğinden, mümkün olduğunca oluşan problemler bertaraf edilmeye çalışılıyor. Shunt adı verilen cihaz sayesinde gereğinden fazla biriken beyin sıvısının karın boşluğuna nakledilmesiyle kafatası içi basınç dengelenebiliyor. Fakat yine de basınçla ilgili sorunlar yaratabilecek ortamlardan uzak durmak gerekiyor.

Ender görülen bir sendrom. Hastalığın ender oluşu dışında, erken yaşlarda ortaya çıkması gereken belirtilerin ergenliğe kadar gözlenmemesi de istisnai olsa da mümkün. Tecrübeyle sabit. İstisnai durumun içinde istisna olmak şaşırtıcı gelse de bunu bir tür hediye olarak görmekten hoşnutum. Yoksa onca ağrının ve korkunun travması yakayı bırakmazdı. Yine de unutup karamsarlığa düştüğümde kafama dank ediyor kıymet bilmezliğim. 'Hayat böyle' der ananem. Hayat böyle ve insan yine de alışıyor tüm olan bitene.

* kaynak
Fotoğraflar Mateusz Kapciak, Chris Gander

Mişın ziro

Pirelli reklamları oldum olası hoşuma gitmiştir. Yaklaşık 10 dakikalık Mission Zero'nun başrolünde yine bir aksiyondan diğerine koşan Uma Thurman teyzemiz var. Ama yakıştırıyor, hakkını yemeyelim. Pirelli Film'in ilk yapımı ise John Malkovich'li The Callmuş.

Sunday, April 15, 2007

Ah Piaggio

Tam da hevesim zaman akıntısına yenik düşmek üzereyken yine heyecanlandım yahu. Bu nasıl şey böyle?